1302-9916©2011 emupress

Kadın/Woman 2000, Journal for Women's Studies, Cilt/Vol.11, Sayı/Issue 1, 2010

 

Özel Sayı: Kıbrıs'ta Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları

Special Issue: Gender Studies in North Cyprus

 

Yaşamın taaa İçindeki Kadın: Pembe Marmara[1]

 Neriman Cahit[*]

Şair, Yazar, Araştırmacı Gazeteci, ve Emekli Öğretmen

 

 

25 Aralık 1925’de, Abdi Çavuş sokağı, 12 numaralı evde doğan Pembe Marmara’nın doğum serüvenini kendi ağzından dinleyerek başlayalım söze:

 

Ben Pembe Marmara, annesinin üçüncü çocuğu, babasının yedinci çocuğu, üçüncü kızı olarak dünyaya geldiğim zaman, herkes suspus olmuş. Benden önceki kardeşim yedi aylık ölünce, beni yerine koymak için erkek beklemişler. Kız oluşuma o kasar suspus olmuşlar ki, kaydımı bile yaptırmamışlar. Okul çağım geldiği zaman hatırlıyorum, “falan komşunun oğlundan şu kadar küçüktü, filan komşunun kızından şu kadar büyüktü” diyerek uydurma bir tarih (25 Aralık 1925) tesbit edilmiş ve doğum kaydım alınmıştı. Bu hesaba göre 54 yaşımı doldurmuş bulunuyorum. Hastayım, zamanım yok ve çok acelem var. (1980 yılında yazmaya başladığı anılarını ne yazık ki birkaç sayfa yazdıktan sonra bırakmış).

 

Yaşamını izlemeyi ve öğrenmeyi, tam olmasa da, onun (31 Ocak 1984 yılındaki) ölümünden sonra, yaşadığı süre çok istediği, arzu ettiği şiirlerini bir kitapta toplayarak yayınlayan, kendi gibi şair olan kız kardeşi Selma Yusuf (Saygın)’la yaptığım bir röportajdan ve ağır hasta olduğu için bana Pembe Marmara’nın kayan bir yıldız gibi yaşadığı ömrüyle ilgili verdiği az sayıda ve eksik olan notlarını: düşünce, sevgi ve araştırı ilmeklerini birbirine ulayarak oluşturmaya çalıştım, çalışıyorum.

Ailesi “Sanaçlar” adıyla anılan ve kökleri 1571 fethine dayanan, Anadolu’dan gelmiş bir aileymiş. Babası, Yusuf Saraç Hüseyin, “Bakkal Yusuf” adıyla anılan varlıklı bir aileden gelme, doğayı çok seven ve durmadan ağaç diken bir insanmış.

Pembe Marmara, sırasıyla Yeni Cami Ana Mektebi, Ayasofya Kız İlkokulu, ve Viktorya Kız Lisesi’nde okuyup Öğretmen Kolejine girmiş ve “İlkokul Öğretmeni” olmuş. Ben onu Ayasofya İlkokulunda öğretmenken tanıdım. Öğretmen Koleji’nde okuyordum ve her “teaching-Tatbikat” dersine çıkacağımızda hocalarıma yalvarırdım, beni onun sınıfına göndersinler diye. Birkaç kez gitme ve dolayısıyla onu tanıma-gözlemleme şansım ve hala daha sevgi ile anımsadığım, benim için örnek sayılabilecek deneyim ve anılarım oldu.

Kendinden, şiir ve yazılarından bahsetmeyi pek sevmiyordu. Benim de onu sorularımla sıkıştıracak cesaretim ve deneyimim yoktu; bunu çok istediğim can attığım halde. Çok sonraki yıllarda anlayacaktım ki, onun suskunluğu sadece tevazuundan değil, o günlerin örf, adet ve özellikle de “kadın”a dayatılan şartlarındandı. Yazarlığın, şairliğin, özetle sanatla uğraşmanın neredeyse çok büyük hafiflik, ciddiyetsizlik ve yoldan çıkma sayıldığı, erkekler için bile bunun böyle olduğu bir dönemde, kadınların bununla uğraşmasının sözü dahi edilmezdi.

Nitekim Selma Yusuf’la seneler sonra yaptığımız röportajlarda, ablasının bundan dolayı “Nevin Nale, Gülen Gaye, Lafazan, Meçhul, Funda, Fırtına” gibi takma adlar kullandığını ancak bundan bile çok korkup, endişe duyduğunu, babasının, çevrenin korkusu yanında, İngiliz Koloni Yönetimi’nin kamu görevlilerine yazma yasağı uyguladığını, tespit edildiği anda hemen işine son verildiğini bildiği halde, yazmaktan kendini alamadığını anlatmıştı. Bu, o zamana göre gerçekten müthiş bir cesaretti (Bizim dönemde de sürüyordu bu yasak maalesef.).

Bir de anısını anlatmıştı Selma Hanım: Bir gün babası kahveden eve büyük bir öfke ile gelmiş. Durmadan soluk soluğa; “Ne günlere kaldık. Gökyüzü üstümüze çökecek. Dünya batacak. Bugün gavede gazeteda çıkan bir gadının şiiriymiş, onu okudular. İnanamadım, utancımdan, öfkemden oturamadım. Hiç utanma sıkılma galmadı gadınnarımızda da...” diye esip yağdıkça, Selma ve Pembe gözgöze geldikçe gülüp yakayı ele vermemek için odalarına koşmuşlar; çünkü şiir Pembe Marmara’nın takma adla yayınladığı şiirlerinden biriymiş.

 

 Şiiri

 

1940’lı yılların ilk ve önde gelen şairlerinden biriydi Pembe Marmara. “Hececi Şairler”, “Kadın Şairler” diye anılan, ilk, öncü dört kadın şairimizden biridir. Diğerleri Urkiye Mine Balman; ki ilk kadın şairimizdir, Emine Oktan ve Necla Salih Suphi.

‘40 Kuşağı Şairleri’ diye de dörtlü grup içinde şiirleri en çok Kıbrıslılık taşıyan bir şairimizdir Pembe Marmara. I. ve II. Demet Şiir Seçkinleri’nden yayınlanan şiirleriyle adını duyurmuş, Nihat Sami Banarlı’nın teşvikiyle Türkiye’de özellikle de Yedigün dergisinde şiirleri yayınlanmıştır.

Türkiye’li şairlerle mektuplaşmış, arkadaşlıklar geliştirmiş ve bunlardan bir tanesiyle -Ümit Yaşar Oğuzcan’la nişanlanmaya dek varacak güzel bir de aşk ilişkisi geliştirmiştir.

Bunlardan Örnekler. Kalender adıyla “Gülen Gaye’ye ithaf” alt başlığıyla “Bir Şair Gördüm” diye çıkan şiirlerinden:

 

İsmini sordum evden, dediler “Gülen Gaye”

Dedim “İşte Kalender”, çok güzel bir sermaye

yazmak için şiir, kalemi aldım ele

dediler, şaire yaz, çok güzel bir mersiye.

Yapmam bunu dedim, çünkü o benden üstün

Gücenir belki bana yeşil yurdun şairi...

 

İstanbul... Aşiyan... A.V. Bingöl’den:

 

                               23 Nisan 1957…

Yeşil Ada’nın Pembe Kızına:

Dostlar çiçekli hatıralarsa

Sen de o başçede bir “pembe gül’sğn

Dilerim her zaman bahtına gülsün

Ne kadar mutluluk ve sevgi varsa.

 

Daha örnekleri var ama, biz çok temiz bir aşk yaşadıkları ve birbirlerine hiç görmeden sadece mektuplarla ve birbirlerine yazdıkları şiirleriyle bu büyük aşka başladıkları, iki güzelim insanın, Pembe Marmara ve Ümit Yaşar aşkının tanıklığını sunalım sizlere iki şiirle:

 

Yaşamak Ne Tatlı!

Ümit Yaşar Oğuzcan’a

 

Bahar kokuyor her yan, oh, ne tatlı yaşamak!

Derdim yok tasasızım, kuşlarla kardeşim bak

Bugün dünden neş’eli, yarın hergünden tatlı

Bahar kokuyor her yan, oh, ne tatlı yaşamak!

Pembe Marmara

 

Bazen mutsuzluğa kapılarak aralarındaki uzaklığa isyan eden:

 

Günler yine öyle geçmekte sensiz

Ömrüm beklemekle geçecek belki

Yılları yıllara bağlasan bile

Derdimle sarmaşıp çağırsam bile

Bir ömür boyunca ağlasam bile

Seni hayal etmek öyle güzel ki

Ömrüm beklemekle geçecek belki...

Pembe Marmara

 

Dolu dolu yaşanıyordu bu aşk. Ve Ümit Yaşar Oğuzcan’ın mektup ve şiirleriyle de besleniyordu:

 

Bir ölü gelecek evine yarın!

Gözlerinde yarım kalmış arzular,

Dalıp hayaline hatıraların

Duracak kapında sabaha kadar...

 

Siyahlar giyin de, pencerene çık

Aç kapıyı, korkma yabancı değil

Bir ölü ki, yaşıyor, gözleri açık!

 

Ölüm seni sevmekten acı değil

Aradı bu ölü hayatı sende

Öldü artık. Sevsen de sevmesen de...”

 

                                      Ümit Yaşar Oğuzcan

 

Altına da bir not düşülmüş bu şiirin ‘Bu şiir senin için. Seni unutmadım. Hayattaysan, iki elin kanda da olsa. Bana yaz.’

 

Evet, oysa sevdiği kadının sadece iki eli değil, asıl da “yüreği” kandaydı. Seneler sonra Selma Yusuf’un bana anlattığına göre, o zamanın şartlarında çok zor olan Türkiye’ye gitme yanında, bir erkeğin kalkıp da Kıbrıs’a sevdiği kızı görmeye gelmesi mümkün değildi. Ama, ferman dinlemeyen yürekler bu aşkı besleyip büyütmeyi sürdürüyor ve sonunda, Ümit Yaşar’ın bir kitabın içini oyarak yerleştirdiği yüzükle kendi aralarında nişanlanıyorlar. Baba, bunu öğrendiğinde evde kıyametler kopuyor. Kızına etmediğini bırakmıyor ama, o delifişek, o gözünü ve yüreğini budaktan değil, dikenden bile sakınmayan kız; Pembe Yusuf yemeden içmeden kesilince baba en büyük abiyi İstanbul’a gönderiyor, Ümit Yaşarı’ı görsün ve eğer gözü keserse, bu başlangıç evliliğe varabilsin diye.  Abi gider ama giderken yükü umut iken dönüşte taşınamayacak bir acı ve hüsrandır. Karar verilmiştir: Ümit Yaşar’la bu evlilik asla olamaz; çünkü güzel ve değerli kızları Pembe’ye göre değil damat adayı. Ümit Yaşar çok kısa boylu ve kekemedir!..

            Dünyası yıkılır Pembe Marmara’nın. Aylarca ağlar, yemeden içmeden kesilir ama verilen karar kesindir. Öyle gönül mönül de dinlemez. Pembe Marmara; sadece yemeen içmeden kesilmekle kalmaz, Ümit Yaşar’a mektuplarını da keser. Selmanıma göre o çok sevdiği insana, ailesinin değer yargılarına bildireceğine yüreğine taş basmayı yeğler. Ümit Yaşar’ın mektupları kesilmez-yukarıya aldığımız da bu son mektuplardan biridir. Ama sonuçta her ikisi de yüreklerinde kocaman bir acı ile yaşamayı öğrenirler.

            Ve Pembe Marmara sonuçta kanserle noktalar hayatını. Ama, yıllar sonra evlendiği Dr. Sedat Baker’in de bir cinayete kurban oluşunun acısını da yaşayarak. Dünyada 58 yıl kalabilmiş, kimbilir daha neler yazabileceği bir olgunluk döneminde…

Sanırım onun en büyük mutluluğu tek evladı Ulus’tu. İyi ki onun erken ölümünü de yaşamadı diyemiyorum, çünkü her ikisi içinde çok erken bir ölümdü.

 

Ulus’un da minicik bir çocukken annesi için yazdığı bir şiir var:

 

Benim güzel anneciğim.

Beni sen büyüttün

Ben seni hep sevdim, seveceğim

Şimdi büyüdüm, eskiden çok küçüktüm...

 

 

Yaşamın taa İçindeydi...

 

Pembe Yusuf Marmara yaşamın taa içindeydi her zaman... Acıda da, tatlıda da… Hüzünde de, neşede de...

Onun için buranın yaşam, taşlama, yengi, ironi ama bir o kadar da yaşama sevinci, sıcak, insancıl, hoşgörü ve sevgi yüklü şiirler bırakmıştır arkasında.

 

Dün bir kuştum neşeli

Hatta deli

Düşüncem yoktu

Her şey benimdi o zaman ...

 

Şiirde bireyselliğe de dönük ve toplumsal hiciv örneklerini vermiş ilk şairlerimizdendir:

 

Anam Çarşamba karısına benzer

evin içinde

Babam iki karış boyu

bir markuddi

Çocuklar sümüklü alina sanki

Ablam alık

Ben tımarhanelik!

 

Bazen sevgi, bazen korku ve acıyla ama hep aşırı bir duyarlılıkla yaşamış ve yazmıştır....

 

Haberiniz varmı?

Ben deliyim!

Deli olmasam yaşayamam

Ne onun kara gözü

Ne de tatlı canı için yaşıyorum

Ben deliyim, ben deliyim!

 

Evet, kurallardan bunaldığında, toplumsal değer yargılarını benimsemekte zorlandığında, bir süre işi deliliğe vursa da sonunda ilgileri, toplumdan-bireye, kalabalık insanlardan-yalnız insanlara, yalnızlığa kaymıştır.

 

Ve sonuçta.... hep muzip ve bilgece baktığı hayatın ona taşıdığı acılarla yakın çevresine kapanarak sona erdirmiştir hayatını.

 

Doğdum

Anam

babam

kardeşlerin öldüler.

Belki yüzüm güler diye

Sevdim

Sevdiğimi elimden aldılar

 

Dr. Sedat Baker’le evlenerek Türkiye’ye yerleşmiş fakat hastalanınca Kıbrıs’a dönerek, kendi çok sevdiği toprağına rahat, ebedi uykusuna dalmıştır: ki hasta dönemlerinde yazdığı dizeler onun yüreğindeki hasreti ve özlemi dile getiriyordu:

 

Ufuklar kapkara dünya bana dar

Ömrümde bulamadım hiç gönlüme yar

Vatanın al be beni, kollarına sar

Yıllar var seninçün ağlar giderim…

 

Ve son veda şiiri:

 

Rüyalarıma giren

Hülyalarını saran

Işıkları pırıl pırıl yanan

Bir aleme ulaşmak

Sokaklarında dolaşmak

Parklarında gezmektir gayem

Hem

Öldükten sonra da yaşarım belki

Siz söyleyiniz beni sevenler

 

Evet, öldükten sonra diyor ama onun gibi varlığıyla dünyaya itekim 8 Mart 2007 tarihinde, Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Kadın Araştırmaları ve Eğitimi Merkezi (KAEM) ve Gazimağusa Belediyesi’nin ortaklığıyla düzenlenen Kadınlar Günü etkinliklerinde ‘Pembe Marmara’nın Anısının Yaşatılması’ gayesiyle,DAÜ Kütüphanesi’ndeki Kıbrıs Kitapları Köşesi’ne Pembe Marmara’nın bir fotoğrafı konmuştur.

 

 

Çok Farklıydı....

 

Çoğu zaman benim için özel olan şair yazar ve diğer sanatçılarla olduğu gibi uzun uzun düşünürüm/sorgularım. Neydi benim için Pembe Marmara’yı çok özel kılan? Defalarca okuduğum şiirlerinde, hep ayni şeyi hissettiriyor bana: Bir ruh üşümesini. Ve yine şunca yıl sonra onu tanımak bahtiyarlığına ermiş biri olarak düşünüyorum da. Aile bireylerinden topluma, sevdadan-nefrete. Acaba diyorum ‘anlamak ve anlaşmaktan’ daha güçlü, gerçek bir ilişkiyi sürekli ve sonsuz kılacak şey ‘sevgi’ değil midir?

Ve, Pembe Marmara gibi kadınlar sevdikleri zaman, gerçekten sevdikleri zaman. Aslında, insan denen varlık sevdiği zaman asıl gerçek, ‘insani ilişkilerde’ devrimlerin başlangıcı olacaktır.

Hala inanıyorum ki, sevgide, gerçek sevmekte kadın, erkekten kat kat cesurdur. İşte Pembe Marmara öyle bir kadındı.O, severken de, yazarken ve yaşarken de hep cesurdu. Çok az insanın olabileceği kadar cesurdu.

Bana, Pembe Marmara’nın yaşamını özetle dense: Acıya dayanıklı, düzengen, utangaç ama çok cesur derim. Şiirlerinde ve düz yazılarında hayatının izini sürebiliriz çok rahatlıkla; ki çok az yazar/şair bunu başarabilmektedir; çünkü bir yazarın en önemli eseri hayatıdır.

O belki bilmiyordu tam şuurlu, ama sezgileriyle ve şiirleriyle; zayıf kişi ve toplumların kendi kendilerine yarattığı ‘putları yıkmayı’ deniyordu. Ülkemizde kök salan ve bir bakıma hala da devam eden ‘kişilere tapınma kültürüne’ karşı çıkan ilk sanatçı kadınlarımızdandır.

            Kendi duygusal aleminde, başta kendisi olmak üzere, ‘duygusal putlar’ yaratırken bunun bilincine vardığı anda da onları yıkmaya, bir bakıma kendini hırpalamaya, hatta yok etmeye de yönelen bir insan, bir kadındı.

Hayatında onun için önemli dört erkek figürü: Babası, ilk ve çok sevdiği Ümit Yaşar Oğuzcan, kocası Dr. Sedat Baker ve oğlu Ulus oldu.

 

 

Hep

 

İnsanı, insan olmayı özlerdi hep. İnsanın, dünya için yaratıldığı inancı yerine, dünyanın insan için yaratılmış, yaşanılır bir yer olması gerçeğini yaşama geçirmek çabasıyla yazarak, ve hep anlamaya çalıştı insanı, ve dünyayı. Ama anlaşılamadı. Daha doğrusu ‘anlaşmak’ her zamanki gibi insanların bir birini anlamalarına yetmedi.

            Kırıldı, küstü, sonunda yoruldu ve bıraktı kendini o hep ters çevirmeye çalıştığı hayatın, o koca okyanusun ılık sularına.

            Ve sessizce veda etti.

            Çok erken veda edip gitti aslında. Ama, onu hiç tanımayanlara dahi sevgi yüklü şiirler bırakarak. Ki o şiirler, hala genç, capcanlı, müzip ve hala insanın içine işliyor.

 

Son Söz Olarak

 

Onu şiir akrabam sayıyorum. Hep mutlu oluyorum kendime akraba saydığım şairleri düşündüğümde. Çünkü, doğadan beslenen ağaçların, çiçek ve arıların akrabalığı gibi bizler de akrabayız. O yüzden Pembe Marmara’yı, tıpkı Feride Hikmet, Nilgün Marmara, Virginia Wolf gibi yakın bir akrabam sayıyorum.

Farklıyız kuşkusuz…

Olacağız da...çünkü ve eğer,

Farklılıklar olmasa ‘değişim’ nasıl gerçekleşebilir ki!

Önemli olan, o farklılıklarıyla sevmek ve elimizi uzatmak, yüreğimizi açmak birbirimize.

            Birbirimizi bütünlemek, o müthiş ‘bütünü’ yaratmak için...

 

Notlar


[*]Neriman Cahit Araplara Satılan Kızlarımız isimli kitabın yazarıdır. 40 yılı aşkın süredir edebiyat yaşamının, gazeteciliğin, sendikacılık, kadın hakları ve çalışmalarının içinde olan Neriman Cahit’in şiirleri, Kıbrıs ve Türkiye�de çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmıştır. Yazdıklarının bir bölümü İngilizce, Rumca, Hintçe ve Makedonca’ya çevrilmiştir. Ulusal ve uluslararası (Türkiye'den, Nokta Doruktakiler-1992, Hümanist Enternasyonal ve Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi Ömür Boyu Başarı Ödülü) 15 ödül ve Basın şeref kartı sahibidir.  Şiirlerini Düğüm, Ayseferi, Anasu, araştırmalarını, KTÖS Mücadele Tarihi, Çocuklarımız ve Cinsellik, Eski Lefkoşa Kahveleri ve Kahve Kültürü, gezi yazılarını, Yoluna Buyruk, biyografileri, Ziya Rızkı, Ölümüne Bir Yolculuktu, kadın konusundaki yazılarını da Konu :Kadın, Güldamlası, Tarihsel Süreçte Kadın Şair ve Yazarlarımız, Turkish Cypriot Women in Historical Perspective isimli kitaplarda toplamıştır. Kadın Araştırmaları Merkezi, kurucu üyelerinden olan Neriman Cahit, Kıbrıs Türk ve Rum toplumları arasında 1990 yılında başlatılan, iki toplumlu uzlaşmazlıkların çözümü çalışmalarını başlatan 10 kişi arasında yeralır. Halen Yenidüzen gazetesi’nin Sanat Eki’nde sanat danışmanı ve köşe yazarı olarak edebiyat yaşamına devam etmektedir.


[1]Bu yazı, 3-8 Mart 2008 Kadın(lar) Haftası Etkinlikleri, “Yine Her Yerdeyiz”, Kıbrıslı Şair Kadınlarla Buluşma Paneli’de Neriman Cahit’in Pembe Marmara’yı anlatan konuşmasının metnidir. DAÜ-Kadın Araştırmaları ve Eğitimi Merkezi (KAEM) ve Gazimağusa Belediyesi, 6 Mart 2008, Gazimağusa, Kuzey Kıbrıs.