|
Minority in a Minority: A Case Study of a Female Turkish
Cypriot Entrepreneur in Britain
Gözde İnal
Cyprus International University
Naveed Yasin
University of Huddersfield
Abstract
This paper examines the impact of business start-up
experiences in relation to gender and ethnicity through a case study
approach of a female Turkish Cypriot entrepreneur in the beauty sector in
London, Britain. Throughout the study of ethnic entrepreneurship in
Britain, the Turkish Cypriot community with respect to female
entrepreneurs are currently underrepresented and little is known in their
start-up motives and the types of businesses they establish. The ethnic
minority population of first and second generation is rapidly growing in
Britain and various minority ethnic groups are becoming largely
represented in small business ownership. The business start-up motivations
of this women business-owner highlights similarities to that of the
mainstream population whilst, gender issues such as work life balance have
also emerged as salient factors towards business ownership. The analysis
also indicates that although the second generation of the Turkish Cypriot
community are developing mainstream businesses, they are still using to a
certain extent their cultural attributes such as knowledge of languages
and culture towards their businesses.
Keywords:
Turkish Cypriot woman, female entrepreneurship, ethnic minority, second
generation, London
Azınlık İçerisinde Bir Azınlık: İngiltere’deki bir
Kıbrıslı Türk Kadın Girişimcinin Örnek Olay İncelemesi
Gözde Inal
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi
Naveed Yasin
Huddersfield
Üniversitesi
Öz
İngiltere’deki birinci ve ikinci kuşak çeşitli etnik azınlık gruplarının
kurdukları küçük işletme sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Etnik
azınlıkların kurdukları işletmeler üzerine yapılan çalışmalarda Kıbrıslı
Türk girişimcilerin, özellikle kadın girişimcilerin kurdukları işletmeler
üzerine yapılmış çalışmalar çok sınırlıdır. Bunun bir sonucu olarak da iş
kurma motivasyonları ve işletme tipleri hakkında çok az şey bilinmektedir.
Bu çalışma İngiltere’nin Londra şehrinde güzellik salonu sahibi bir
Kıbrıslı Türk kadının örnek olay incelemesi metodu ile iş kurma
motivasyanlarının cinsiyet ve etnik kökene dayalı olarak ilişkisini
incelemektedir. Çalışmanın analiz sonuçları ikinci kuşak Kıbrıslı Türk
toplumunun Türklerin ikamet ettiği bölgeler dışında iş kurmakla beraber
bir dereceye kadar, ait oldukları kültür ve dilin önemli bir faktör
olduğunu göstermektedir. Çalışmadaki Kıbrıslı Türk kadın özelinde
girişimcinin iş kurma motivasyonlarının temel girişimcilik ve etnik
azınlık girişimcilik teorileriyle benzerlik göstermesi yanında cinsiyete
dayalı faktörlerin, örneğin iş yaşam-dengesinin de iş kurmaya etki eden
faktörlerden biri olarak ortaya çıkmıştır.
Anahtar kelimeler:
Kıbrıslı Türk kadınlar, kadın girişimciliği, etnik azınlıklar, ikinci
kuşak, Londra.
Feminist Atelier: Deserting From the
Bondage of “the Private”
Doğuş Derya
Cyprus University
Abstract
This article attempts to shed light on the short
history of the Feminist Atelier, a feminist activist group gathered in 2008,
from within the historical, social and cultural conditions of Cyprus. As
the first group that has the concept “feminist” in its name, the Feminist
Atelier signifies the coming of a new political epoch wherein
anti-hierarchical policies based on feminist ethics would be one of the most
important strategies in the fight against hegemonic forms of Cypriot
patriarchy.
Keywords:
Feminist Atelier, feminist, North Cyprus, gender, woman, feminist ethics,
organisation.
Feminist Atölye: Kapatıldığımız
‘İçeri’den Firar Etmek Üzere…
Doğuş Derya[1]
Kıbrıs Üniversitesi
Öz
Bu çalışma, 2008 yılından beridir faaliyet gösteren
Feminist Atölye adlı aktivist grubun kısa geçmişine ışık tutarken, bu grubun
kuruluş hikâyesini ve faaliyetlerini Kıbrıs’ın tarihsel, sosyal ve kültürel
koşulları içerisinden anlatmaya çalışır. Kıbrıs’ta adında feminist kavramı
geçen ilk örgüt olan Feminist Atölye, gerek anti-hiyerarşik örgütlenme
modeli ile gerekse feminist etik üzerine bina ettiği siyaset ile Kıbrıs
toplumsal cinsiyet tarihinde 2000’li yıllarda başlayan yeni mücadele
yöntemlerine bir örnektir.
Anahtar
kelimeler: Feminist Atölye, feminist, Kuzey Kıbrıs, toplumsal cinsiyet,
feminist etik, kadın, örgütlenme.
2010-2012 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Türkiye
Cumhuriyeti Ekonomik Protokolü: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Açısından Olası
Etkilerinin Değerlendirilmesi
Fehiman Eminer
Lefke Avrupa Üniversitesi
Öz
1986 yılından itibaren KKTC-TC arasında uygulamaya konulan mali yardım
programları özellikle son yıllarda daha çok tartışılır hale gelmiştir. Buna
rağmen KKTC’de bugüne kadar bu programların etkinliğini ve etkilerini ölçen
herhangi bir akademik çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma, şu an
uygulanmakta olan, “2010-2012 Kamunun Etkinliğinin ve Özel Sektörün Rekabet
Gücünün Artırılması” programının, toplumsal cinsiyet eşitliği üzerindeki
olası etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Uluslararası Para Fonu ve
Dünya Bankası tarafından uygulanan mali programların etkilerini ölçen
araştırmalar, bu çalışmada yol gösterici olmuşlardır. Çalışma iki ana
bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çalışmanın arkaplanı; Kuzey Kıbrıs
ekonomisinin ölçek ve politik tanınmamışlığının getirdiği ekonomik kısıtlar,
mali yardım programlarına ihtiyaç duyulmasına neden olan koşullar, KKTC-TC
mali yardım programların tarihsel süreç içerisinde yapısal, boyut ve içerik
bakımından nasıl bir değişime uğradığı sunulmaktadır. İkinci bölümde, şu an
yürürlükte olan ve ilk kez koşullu serbest bırakmanın uygulandığı 2010-2012
programı programın hedefleri doğrultusunda geliştirilen ve uygulamaya konan
politikalar analiz edilmekte ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerindeki olası
etkileri tartışılmaktadır. Çalışma, Program çerçevesinde uygulamaya konan
politikaların içerik ve pratikteki uygulamalarının, kadının işgücüne
katılımını ve istihdamını düşürücü sonuçlarından yola çıkarak toplumsal
cinsiyet eşitsizliğini artıracağını öngörmektedir.
Anahtar kelimeler: 2010-2012 protokolü, yapısal uyum programları,
KKTC-TC, toplumsal cinsiyet eşitliği, kamu harcamaları, özelleştirme, kadın
istihdamı.
Assessment of the Possible Effects of TR-TRNC 2010-2012 Economic Protocol
on Gender Equality
Fehiman Eminer
European University of Lefke
Abstract
The
Financial Agreement Programmes between Republic of Turkey (TR) and Turkish
Republic of Northern Cyprus (TRNC) which are used since 1986 has been
criticized widely in the last couple of years. However, there has not been
any study analyzing the effectiveness of these protocols in practice. This
study is aimed to investigate the possible effects of the recent Financial
Agreement Programme; “2010-2012 Programme: Increasing the Efficiency of the
Public and the Private Sector Competitiveness” on gender equality. The
studies assessing the effectiveness of programmes enacted by IMF and World
Bank is used as guidance in this study.
The study consists of two main parts. The first part, the background of
the study shed valuable insight into the problems that are resulted from
being a small scale economy and being politically unrecognized, the gender
inequality, the causes of dependency to fiscal programmes, and the
structural transformation of the programmes.
The second part of the study introducing the details of the current
2010-2012 programme and analyze the possible effects of the programme on
gender equality through assessing the policies suggested to ensure the main
objectives of the programme: to ensure the effectiveness of the public
sector and to enhance the competitiveness of the private sector. The results
indicated that, because of possible negative effects of the program on
female labour force participation and employment, the program would increase
the gender inequality.
Keywords: 2010-2012 protocol, structural adjustment programmes, Turkish
Republic of Northern Cyprus, gender equality, public expenditures,
privatisations.
Kadın Çalışmaları ile ilgili Etkinlikler, Notlar ve
Raporlar /Activities, Notes, and Reports on Women’s Studies
“Kadın ve Çevre: Kuzey Kıbrıs’ta Sürdürülebilir Kalkınmaya Doğru”- Kritik
bir Değerlendirme
Doğu
Akdeniz Üniversitesi Kadın Araştırmaları ve Eğitimi Merkezi (DAÜ-KAEM)
tarafından Fatma Güven Lisaniler’in yürütücülüğünü yaptığı, Hanife
Aliefendioğlu, Pembe Behçetoğulları ve Nurten Kara’nın araştırmacıları
olduğu Kadın ve Çevre: Kuzey Kıbrıs’ta Sürdürülebilir Kalkınmaya Doğru
isimli projenin sonuç raporu Temmuz 2010’da sivil toplum örgüleri ve kamuoyu
ile paylaşıldı. Kuzey Kıbrıs’ta toplumsal cinsiyet alanındaki akademik
çalışmalara duyulan ihtiyaç düşünüldüğünde, bunu, çevre ve sürdürülebilir
kalkınma konusuna bağlayan böyle bir projenin doldurduğu boşluk da ortaya
çıkmaktadır. Proje, yalnız bu üç konuyu birbirine bağlayarak alanda bir
boşluk doldurmakla kalmamış, aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ın on yıllardır en
çok ihmal edilen, en uzak ve ücra kabul edildiği için ilgi görmeyen Karpaz
Bölgesi’ni merkezine almıştır.
Projenin önemle vurguladığı noktalardan bir tanesi toplumsal cinsiyet
eşitsizliği ve bölgenin dışlanmışlığının Karpaz Bölgesi’nde yaşayan
kadınlara diğer bölgelerden daha büyük bir dışlanmışlık ve dezavantaj
getirdiğidir. Bu noktadan balkıdığında
Karpaz Bölgesi kadınlarının toplumsal konumlandırması, toplum
genelinde farklı grupların yaşadıkları eşitsizliği irdelemek ve anlamak
açısından büyük önem taşımaktadır.
Sürdürülebilir kalkınmanın yalnızca ekolojik ve ekonomik değil,
aynı zamanda kültürel, sosyal ve mekanla ilgili olduğunu vurgulayan proje,
kadınların sürdürülebilir kalınmanın öznesi olmamasını ve sadece pasif
şekilde sürdürülebilir kalkınmanın doğuracağı olumlu etkilerden dolaylı
olarak yararlanmalarını problemli görmektedir. Bu yaklaşımın sonucu olarak
da kadınların sürdürülebilir kalınmayı gerçekleştiren aktif aktörler olması
gereği üzerinde durmaktadır. Ancak o zaman kadınlar bağımlılıktan kurtulacak
ve özgür, aktif ve etkin bireyler olarak toplumsal hayata
katılabileceklerdir.
Çevre,
sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal cinsiyet konularını birbiri ile
ilintilendiren proje, dört ana başlıkta ifadelendirilebilecek çok boyutlu
amaca sahiptir. Projenin amaçlarından birincisi Karpaz Bölgesi’ndeki
kadınların güçlendirilip, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde olumlu
bir adım atılmasına destek olmaktır. Bir diğer amaç kadınların iyi
tanıdıkları kaynakların/varlıkların hem dönüştürülmesi hem korunması yoluna
giderek bu kaynakların geliştirilmesidir. Buna bağlantılı olarak üçüncü bir
amaç, doğal kaynakları merkezine alan bir yaşamda çevre duyarlılığının ve
farkındalığının daha derinlemesine oluşmasına ve son olarak da bölgesel
kalkınmanın sürdürülebilir olmasına katkı sağlamaktır.
Bu geniş hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için proje çok
aşamalı olarak düşünülmüş ve Temmuz 2010 itibarı ile ortaya çıkan rapor da
projenin ilk basamağını oluşturmuştur. Bu raporun bulgularından hareketle
kadınlara kooperatif kurma, çevreyle sağlıklı bir ilişki geliştirebilme ve
toplumsal cinsiyet eşitliği konularında eğitim vermeyi amaçlarken, üçüncü
aşaması da bir kooperatif kurmayı amaçlamaktadır.
Araştırma sonuçları Karpaz Bölgesi’nin hem genel olarak diğer bölgelerden
geride olduğunu ortaya koymakta, hem de bu bölgede kadınların okur-yazarlık
oranları, eğitim düzeyleri ve iş gücüne katılımının KKTC ortalamasının
altında olduğunu gözler önüne sermektedir. Projenin amaçları için çok önemli
olan bulgulardan bir tanesi de ücretli ve ücretsiz aile işçisi olarak
çalışanların büyük çoğunluğunun kadın olması ve kadınların daha çok
verimliliği düşük ve düşük ücretli işlerde yoğunlaştığıdır. Ancak kadınların
kooperatif kurarak hem çevreye duyarlılığın artması hem de sürdürülebilir
kalkınma için umut verici bulgu, Karpaz Bölgesi’nde kadınların kendi
hesabına çalışma oranının Kuzey Kıbrıs genelinden daha yüksek olması ve daha
geniş bir meslek yelpazesine sahip olmalarıdır.
Kadınların kendi emek ve üretimlerini nasıl algıladıklarına yönelik bölüm,
genel olarak kadınların ekonomik olarak maddi geri dönüşümü olmayan işleri
(gerçek) “iş saymama” yaklaşımına Karpaz Bölgesi’ndeki kadınların da sahip
olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bulgular, kadın-erkek eşitliği konusu da genel
trendi destekler şekildedir. Kadınların, geleneksel olarak ayrılan
kadın-erkek rollerini benimsemeleri, toplumsal öğretinin dışına kaymanın
mümkün olmamasından ya da kadınların ev dışında çalışmamalarından ötürü
kabul edilmekle birlikte, erkeklerin de kadınların üstlendikleri işleri
yapabilmeleri gerektiği kadınlar tarafından dile getirilmiştir. Proje,
kadınların eşitlik algısının var olduğunu ama farkındalığın daha çok
arttırılarak kadınların kooperatif kurma aşamasında toplumsal cinsiyet
konularıyla daha çok karşılaşmaları gerektiğine vurgu yapmaktadır.
Çevre
bilinci konusunda proje, Karpaz Bölgesi’ndeki kadınların doğa ile
ilişkisinin içten bir sevgi olduğunu ama “çevre” adı altında sorulduğunda
konuyu doğayla ilgili verdikleri cevaplarla ilişkilendirmediklerini ortaya
koymuştur. Proje bu bağlamda çevre algısının ve bilincinin oluşturulması ve
geliştirilmesi gereğine işaret etmiştir. Ancak burada üzerine gidilmesi
gereken konulardan biri kadınların kendi algılayışları ve uygulamalarının
çevre duyarlılığı içerip içermediğine bakmaktır. Bir başka deyişle çevre ve
doğa ifadelerini birleştirebilmekten daha önemli olan kendi kavramları
çerçevesinde kadınların uygulamalarında bu duyarlılığı ne kadar hayata
geçirdikleridir.
Ataerkil yapıların oluşturduğu pratiklerden dolayı kadınların ev
sorumlulukları sebebiyle kendi köylerinden sıkça çıkamamalarının kadınlar
arası kurulması gerekli olan ağ ve ilişkileri kısıtladığı, bunun da
kooperatif kurma aşamasında aşılması gereken bir güçlük olduğu ortaya
konulmuştur. Projenin bu ilk adımı kadınların hem sürdürülebilir kalkınmada
aktif aktörler olması, hem kendi yaptıkları işin değerli olduğu
algılamasının güçlenmesi için kurulacak bir kooperatifin önemine vurgu
yaparak sonlanmıştır.
Kritik
Bu
önemli projenin birkaç noktasında kavramsal ve içeriksel olarak üzerinde
düşünülmesi gereken konular bulunmaktadır. İlk olarak kavramsal konuları ele
almak faydalı olacaktır. Proje, Karpaz Bölgesi’ndeki kadınların kendi içinde
farklılıklara sahip olduğunu ortaya koyan yaklaşımlar benimsemiştir.
Kadınların bir kısmının Karpaz’da doğup büyümesi, bazılarının Türkiye’den
bölgeye göç etmiş olması, bazılarının da Kıbrıs’ın başka bölgelerinden
gelmiş olması bölge kadınlarının tekil algılanmadığının ve çeşitliliğin göz
önünde bulundurulduğunun göstergesidir. Ancak yine de çalışmanın bazı
noktalarında Karpaz kadınları tekil bir grup olarak ifadelendirilmiştir.
Analitik olarak gereken kolaylığı sağladığı için Kıbrıs geneliyle mukayese
edilen Karpaz kadınlarını bir kategori olarak vermek ihtiyacı kaçınılmaz da
olsa, “Karpaz kadını”, “bölge kadını”, “kadının iş gücüne katılımı” gibi
ifadeler yerine çoğul olarak kadınlar ifadesini kullanmak, Karpaz Bölgesi
içinde de kadınların çok sesliliğini vurgulamak bakımından etkin bir yöntem
olacaktır.
İkinci
olarak, Karpaz Bölgesi’ndeki kadınların işgücüne düşük katılımının nedenleri
arasında geleneksel kadın-erkek rolleri algısı altında verilen “kadın
nüfusunun kişisel özelliklerinden kaynaklanan nedenler” (s.33) alt başlığı,
bir kavram kargaşasına neden olmaktadır. Bu başlık sanki kadınların belli
kişilik özellikleri olduğunu ve bu özelliklerin getirdiği bir takım sorunlar
olduğu izlenimini yaratmaktadır. Hâlbuki içeriksel olarak üzeride durulan
konular arasında “erken yaşta evlilik”, “[bu] sebeple kızların eğitimlerine
ara vermeleri”, “ağır ev içi sorumluluklarının olması”, “ataerkil kültür
yapısı yüzünden kadınların ücretli işte çalışmasının ikincil olması” gibi
sebepler verilmektedir. İşaret edilen bu sebeplerin hiç biri kadınların
kişilik özellikleri ile bağlantılı değildir. Bu ifadelendirme hem kadınların
hepsinin fizyolojik şekilde aynılıkları olduğu yanılgısını getirip
kadınların tekilleştirilmesinde ve farklı roller benimsemek istediklerinde
dışlanmasına sebep olmakta, hem de yapının dayattığı zorunlulukların yerine
kadınların kişilik özelliklerini getirmektedir. Bu sebeple alt başlığın, “
kadınların ataerkil aile yapısı ile ilişkisine dayalı nedenler” olarak
ifadelendirilmesi yapısal dayatmaların kadınların uygulamadaki tecrübelerini
nasıl doğrudan etkilediğine vurgu yapacaktır.
İçeriksel olarak bakıldığında da bazı konuların ele alınması gerekmektedir.
Proje, Karpaz kadınlarının işgücüne katılımının 30 yaş ve sonrasında Kuzey
Kıbrıs geneline oranla daha hızlı düşüş göstermesinin ve kadınların iş
gücüne katılımının Karpaz Bölgesi’nde KKTC genelinin altında olmasının
sebepleri olarak geleneksel kadın-erkek rollerinin Kuzey Kıbrıs genelinden
daha belirleyici olması etkisiyle olabileceğini ifade etmektedir. Böyle bir
saptama için Kıbrıs geneli ve Karpaz arasında geleneksel kadın-erkek
rollerinin belirleyiciliği konusunda daha derin mukayeseli bir araştırma
gerekmektedir. Çünkü projenin bulguları arasında olan Karpaz kadınlarının
kendi hesaplarına çalışmaları ve geniş bir meslek yelpazeleri olması
geleneksel rolleri daha çok kabul ettikleri algısının dışına kaymaktadır.
Kadınların yaşadıkları bölgede ve kültürel yapı içerisinde
üstlendikleri roller ve kullandıkları metotlar çok değişik şekilde
yaşamlarına yansıyabileceğinden şekilsel olarak geleneksel görünen yapılar,
içeriğinde farklı pratikleri barındırma potansiyeline sahiptir. Bu bağlamda,
projenin öngörüsünü sınamak için bölge kadınlarını KKTC’nin diğer bölgeleri
ile derinlemesine mukayese eden başka araştırmalar da gereklidir. KKTC
genelinin ve özellikle şehirlerin geleneksel kadın-erkek rollerinden daha az
etkilenip etkilenmediği kolaylıkla ortaya konulacak bir varsayım değildir ve
özellikle “şehirli” kadınların bu rolleri benimseme dereceleri KKTC
genelinde henüz netlik kazanmamıştır.
Projenin kadın kooperatifi kurma hedefi somut, yapıcı ve uygulamada
kadınların eşitlik mücadelesine önemli bir katkıdır. Ancak, projenin ikinci
aşaması için kullandığı “kadınların kooperatif kurma ve yönetme
becerilerinin, çevre ve toplumsal cinsiyet eşitliği algı ve
farkındalıklarının yükseltilmesi eğitimleri”[1]
ifadesi (s.5) tek yönlü ve hiyerarşik duyulmaktadır.
Karpaz’daki kadınların formal eğitimlerinin proje dâhilinde karşılaşacakları
araştırmacılardan daha düşük olduğu ortadadır. Ancak farkındalık ve bilgi
değişik düzeylerde formal eğitim dışında da kazanılabilmektedir ya da formal
eğitime sahip bireylerin farkındalıkları da çok sınırlı kalabilmektedir. Bu
bağlamda, kooperatif projesi için yapılacak hazırlık ve çalışmaların
yukarıdan aşağıya bir eğitimi içermektense, bölge kadınlarının kendilerine
özgü biliş ve yeterliliklerini ön plana çıkaracak şekilde kurgulanması daha
yararlı sonuçlar doğurabilecektir. Tek yönlü bir “öğrenen-öğreten” ekseninde
konunun ele alınmasındansa bir işbirliği, dayanışma ve farklı bilgilerin
kaynaştırılarak bir senteze ulaştırılması yaklaşımıyla projenin yürütülmesi
daha yapıcı, üretken ve eşitlik ilkelerine yönelik olacaktır. Farklı
eğitimler (formal-informal), kültürel yapılar ve mekânlardan gelen
kadınların karşılıklı olarak birbirlerinden öğrenecekleri çok şey vardır.
Formal eğitim ve profesyonel yaşamdaki kadınların, ekonomik gelişme düzeyi
geride kalmış bölgelerdeki formal eğitimi göreceli olarak daha düşük olan
kadınlardan “daha çok” değil, yalnızca farklı yönde bir bilgi birikimine
sahip oldukları açık şekilde vurgulanmalıdır. Kendi toplumsal konumlanışı
içerisinde kadın olmanın ne demek olduğunu, aile ilişkileri çevresinde aktif
ekonomik rolleri ele almanın hangi etkin metotlarla yapılabileceğini, bu
değişimin önünde duran zorlukların neler olduğunu, kendi sorunlarını ve bu
sorunlarla mücadelenin kendi kültürleri ekseninde en etkin şekilde nasıl
yapılabileceğini belirleyebilecek olan o bölgedeki kadınların bizzat
kendileridir. Bu bağlamda, projenin kadınlarla nasıl bir ilişki
geliştireceğini, nasıl bir diyalog kuracağını ve toplumsal cinsiyetin
temelinde olan hiyerarşik kurguların kırılması için nasıl bir yöntem
izleneceği konusunda kapsamlı bir planlama yapılması ihtiyacı belirmektedir.
Notlar
[1]
Vurgu yazara aittir.
Yard.Doç.Dr. Umut Özkaleli
Uluslararası
Kıbrıs Üniversitesi
Lekoşa-Kuzey
Kıbrıs
E-posta:
uozkalel@gmail.com
Yerel Kadın
Örgütleri ve Etkinlikleri ile İlgili Notlar/ Local Women’s Organisations
and Notes on Their Activities
Kıbrıs’ta Kadının Barış Yürüyüşü:
Hands Across The Divide (HAD)/Sınırı Aşan Eller (SAE)
Selma
Bolayır
Eczacı,
Köşe yazarı
Âdem ile
Havva
Havva yasak
elmayı çalıp Âdeme verdiği için kovulmuşlar Cennetten ve Cennetten
kovulmanın suçlusu Havva olmuş.
Âdem’le Havva’dan beri, karanlık işlerin hep geceden
doğduğu söylenir. Ölüm ve yıkımları getiren tüm belâlı Tanrı ve
Tanrıçalar da geceden doğmuşlar. Kavganın Tanrıçası Eris de onlardan
biri. Kavga çıkarmasın diye çağrılı olmadığı bir düğünde; kavga
çıkarmayı başarmış gene de.
Üzerinde
“en güzeline” yazılı bir elmayı Tanrıların düğün sofrasına fırlatmış.
Elmanın kime verileceğini de Paris’e bırakmış. Paris elmayı, Aphrodit,
Hera ve Athena arasından, kendine Güzel Helen’in aşkını vâdeden
Aphrodit’e vermiş.Ondan sonra da, yıllarca süren Troya savaşları kadın
yüzünden çıktı denmiş. Ama bir erkeğin kadına duyduğu aşk yüzünden.
Savaş gerçekten kadın yüzünden mi çıkmış? Onca ölümler ve yıkımın gerçek
nedeni miydi kadın?
Penelope,
başka bir kadın.Onun kocası Odeseus da Troya’da savaşmış “Tahta At”
önerisi de ondan gelmiş.Savaştan sonra onlarca sene evine
dönmemiş.Şurada burada dolaşarak en iyi bildiği işi yapmış. Savaşmış…
Penelope
ise örgü örerek kocasının eve dönmesini beklemiş. Kadından beklenen;
kocaya sadakati yüzünden de yapılan evlenme tekliflerini dolaylı olarak
geri çevirmiş… Nasıl mı?
Her sefer; elindeki örgüyü bitirdiğinde, teklifi kabul edeceğini söyler
ama gece olunca ördüklerini söküp yeniden örmeye başlarmış. Hal buki İÖ
Aristofanes’in kahramanı, ev kadını Lysistrata ve diğerleri, savaştan en
çok etkilenen ve zarar görenlerin kadınlar olduğuna inandıkları için
isyan edip kendilerine özgü bir yöntemle;
savaşı sonlandırıncaya kadar kocaları ile yataklarını
paylaşmayacaklarını söylemişler.
Kuzey Kıbrıs’ta
Kadının Serüveni
Söylenceler,
gelenek-görenekler ve de dinler, kadına “ikinci sınıf insan” rolünü
biçmekte ustalaşırken; kadın da rolünden memnun, onu içselleştirdi.
Süreç içinde; Dünya kadını, Dünya savaşlarındaki faşizm ve
sömürgecilikle uğraşırken, Kıbrıs kadını da; sömürgecinin “böl ve yönet”
politikaları ile birbirine düşman ettirildi. Dozu arttırılan Türk ve
Yunan milliyetçilikleri arkasından “ayrılıkçı” “Taksim” ve “Enosis”
senaryoları ile öldü, öldürdü. Düşmanın “malı”olarak görüldüğü için
tecavüze uğradı. Acı, öfke ve suçluluklar yaşadı. Ekonomik sıkıntılar
yüzünden çocuk denecek yaşta Müslüman kızlar Araplara satıldı…
Ada nasıl
Antonius tarafından; halkı ile beraber, halka sorulmadan Kleopatra’ya
hediye edildi; Osmanlı tarafından İngiliz’e kiralandı, alındı
satıldıysa; kadın da vatanı ile aynı kaderi paylaştı. Üzücü olan,
acılarla oluşan bu belleğin nesilden nesile aktarılmış olmasıdır.
1963
yılındaki ayrılık ve 1974 deki bölünmüşlükten sonra; ancak 1990
yıllarında; diğerleri yanında, feminist bilince sahip kadın sivil
toplum, örgütleri kurulunca, sistem sorgulanmaya başlandı. Önce beş
örgüt; Kıbrıs Türk Kadınlar Birliği;Yurtsever Kadınlar Birliği
Üniversiteli Kadınlar Birliği, Kadın Araştırmaları Merkezi, Federal
Çözüm İçin Kadın hareketi bir araya gelerek, Kadın Platformu’nu
oluşturuldu. Daha sonra KAYAD, Kadınlar Konseyi ve Kıbrıs Türk İzci
Örgütü de katıldı bu oluşuma.
Dünya
nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan kadının halâ “azınlıkta”
olduğundan hareketle; hem kadını hem de toplumu bilinçlendirmek için
“Temel İnsan İhtiyaçları” projesi çerçevesinde; kadının karar
mekanizmalarına eşit katılımı ve barış masasında olması konusunda
çalıştaylar yapıldı.
CEDAW
(Convention of All Forms of Discrimination Against Women) Kadına Karşı
Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Çağdaş bir Aile Yasası ve
evlendikten sonra kadının baba soyadını taşıma hakkını veren Soyadı
Yasası
üzerinde değişiklikler yaparakö kampanyalar düzenleyerek
Meclis’ten
geçirilmesi sağlandı. “Ailenin reisi erkektir” betimlemesi yasadan
çıkartıldı.
Toplumda
cinsiyet eşitliği bilincini geliştirmek ve politikaya giren kadına
destek için çalışmalar yapıldı. Partilere yüzde 30 kota teklifinde
bulunuldu.
İki
Toplumlu Etkinlikler
Tarafların
eşit katılımıyla gerçekleştirilen iki toplumlu çatışmaların çözümü
(Conflict Resolution) gruplarında altın kural; birbirini incitecek
sözlerin kullanılmaması idi; örneğin kimine göre 1974 “istila” kimine
göre de “barış harekâtı idi.
1994-97
yılları, iki toplumlu kadın gruplarının Ledra Palace buluşmaları
bakımından yoğun bir dönemdi. Kadınlar, iki toplumlu çatışmaların çözümü
(Conflict Resolution) Eğitmenler Grubu’nda, ilk iki toplumlu kadın
gruplarını oluşturup, barışın önündeki engelleri, kadın bakış açısı ile
tartışmaya koyuldular. Her görüşten, her yaş grubundan Kıbrıslıtürk ve
Kıbrıslırum kadınlar, çatışmaların çözümü perspektifiyle bir araya
geldiler.
Ayrıca;
Platformdan kadınlar Pekin’de yapılan Birleşmiş Milletler Dördüncü
Uluslararası Kadın Konferansı’nda (1995) ve Annan Planı’nın nüvesini
oluşturduğu söylenen çalışmalar için Oslo’da iki kez buluştularKuzey ve
güneydeki kadının politikaya katılmasına zemin hazırlamak için Simon
Suskind, 1997 de Brüksel, Egemond Palace’da elli kadını buluşturdu. Daha
sonra, “Jerusalem Link” gibi “Cyprus Link” oluşturmak için Londra’da
toplanıldı. İrlanda, Kudüs ve New York’ta yapılan atölye çalışmalarına
katıldılar. Bütün bu katılımlarla kadınlar deneyim kazanıyorlardı. Ne
var ki; vatan haini oldu, Rumcu oldu, Turkobullo (Türkçü) oldu barıştan
yana tavır koyanlar. Bu keşmekeş içinde de platformun ömrü ne yazık uzun
olmadı. Birliktelik beş yıl sürdü.
İlk
Karşılaşmalar
Karşılıklı
STÖ’lerin Ada’daki buluşma yeri, yabani otlar, ürkütücü dikenli teller,
mazgal delikleri ve kum torbalarının yığılı olduğu; kimine göre ara
bölge, kimine göre yeşil hat; (çünkü bir İngiliz subayının o bölgeyi
haritada işaretlerken kullandığı kalem yeşil olduğu için yeşil hat
denmiş), kimine göre de ölü bölgedeki Ledra Palace Oteli idi.Bunların
arasından geçip buluşma yerine gitmek; savaşı ve eski korkuları
çağrıştırırdı.
Anımsıyorum; Üniversitede eğitmendi ve ilk defa Kıbrıslıtürklerle
karşılaşmaktan çok rahatsız olduğunu söylüyordu Kristia, “aksi bir şey
söylersem affedin” diyordu Mağusalı idi ve doğduğu evi özlüyordu.
İzinler alınıp karşılıklı geçişlerin yapıldığı dönemdi. O,
Mağusa’daki ben de Baf’daki evimize gittik.
Zaman içinde
Türklerin avukatlığını yapmakla suçlanmaya başladı çünkü karşılıklı
geçişler ve yüzyüze konuşmalarla önyargılardan kurtulup “öteki”leştirdiklerimizle
empati kurmayı öğreniyorduk. Bunun farkında olan yönetimler, her zaman
buluşmaları yasaklama yolunu seçtiler. Bir keresinde; grup halinde
yaptığımız bir ziyarette; Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’a kadınların
yurtdışında buluşmasını istemese bile yaşadığım bu deneyim yüzünden
“gideceğim” dediğimi anımsıyorum.Vatan hainliği dedikleri bu ise eğer,
“Vatan hainliğini” kabul ediyordum.
Bunları
niçin anlattım?
Hands Across
The Divide (HAD)/Sınırı Aşan Eller’i tüm bu çalışmalardan ayrı
düşünemediğim içindir. Anlattım çünkü aslında bu yolu beraber yürüyen
Kıbrıslı kadınların öğrenip, bilinçlenmesinin serüvenidir kadınları
Hands Across The Divide’ı kurma noktasına getiren.
Adım
Adım
Kadınları
“ortak bir yapıda” buluşturma fikri Sevgül Uludağ ve Katie
Economidou’nun ortak rüyası idi. Onların girişimi ile; 17-18 Mart 2001
tarihleri arasında, British Council NGOs Resource Centre’le ve İngiliz
Yüksek Komiserliği’nin katkıları ile “Bölünmüş Toplumlarda İletişim:
Kadınlar ne yapabilir?” konulu bir seminer düzenlendi. Semineri; Londra
City Üniversitesi Sosyoloji Profesörü Dr Cynthia Cockburn yönetecekti.
Araştırmacı Profesör Cynthia Cockburn Uluslararası kadın hareketinden
geliyor ve Women In Black ile çalışıyordu. Çatışmalı bölgelerdeki
kadınlarla çalışarak kitaplar yazmıştı. Daha sonra “deniz aşırı
ülkelerden” HAD’ın üyesi olacak, deneyimlerini grupla paylaşarak önemli
katkılar koyacak ve örgüt hakkında bir kitap yazacaktı; The Line.
Seminere
İrlanda - Kuzey İrlanda, Bosna- Hersek, Filistin- İsrail gibi,
bölünmüşlüğü yaşamış ülkelerden konuşmacılar da deneyimlerini paylaşmak
için davet edilmişlerdi.Seminer, Kuzey’de Uluslararası Kıbrıs
Üniversitesi ve Güney’de İntercollege’de Güney’den ve Kuzey’den otuzar
kadının katılımı ile gerçekleşecekti
Kuzeydeki
“otorite” yasak! dedi. Ancak onar kişiye geçme izni verilmişti. “KuzeyKıbrıs’ı
siyasi
tanıma” paranoyası içindeki güney basını da kuzeye geçenleri vatan
hainliği ile suçluyordu.
İki günlük
seminerin sonunda oluşturulan elektronik liste; “cypriotwomensgroup”,
kadınları bir araya getirdi. Ellerinde yapılacak projelerle beraber.
Çalışmak için Ledra Palace’da toplanmaya izin verilmediği için de iki
toplumun beraber yaşadığı Pile, buluşma yeri olarak seçildi. Diğer Sivil
Toplum Örgütlerinin de yaptığı gibi. Seminerden üç ay sonra, Haziran
ayında Pile yollarındaydık.
Pile
Buluşmaları
İki toplumun
beraber yaşadığı tek köy olan Pile’de; Cyprus House toplantı
yerimizdi.Yol zahmetli, sınırı geçerken yaşananlarsa onur kırıcıydı.
Casusluk veya vatan hainliği suçlaması bir yana; gözünün üstünde kaşın
var bahanesiyle kaçakçılıkla suçlanmanız an meselesiydi. Pile sokakları,
yazılan hangi senaryoların figüranlığını yaptıkları bilinmez; sivil
polislerle doluydu.”
Yetkililer
2003 yılında kapıları açmak zorunda kalacaklarını hiç hesaplamamışlardı
herhalde. Tüm olumsuzluklara karşın gene de gidildi Pile’ye. Ne de
olmasa elektronik postayla kurulan iletişimle kıyaslandığında Adalı ve
Akdeniz kültüründe; yüz yüze sıcak ilişkilere daha çok yatkınlık vardı.
Ancak
senelerce farklı şartlarda yaşamış; gereksinim ve beklentileri
farklılaşan kadınların buluşup, tartışarak hemfikir olması kolay
değildi. Üstelik grup içinde; “resmi görüşlerin” dışına çıkabilecek
kadar özgür olamayanlar ve kadın hareketinden gelmeyenler de vardı.
Kuzeydekilerin önceliği “çözüm” ve politik etkinliklere odaklanmaktı;
güneydekilerinse Avrupa Birliği ve sosyal konulardı tercihleri.
Grubun
birbirini daha iyi tanıyıp yakınlaşması, ayrıca isim ve vizyon
çalıştayları yapıldı. Bu arada Londra’dan üyeler de katıldı gruba.
Web-sayfası oluşturulmuş, örgütün adı konmuştu; HAD (Bölünmüşlüğü Aşan
Eller).
Magda; arada
oğlunu getirirdi Pile’deki toplantılara. O kendi kendine oynar, boya
kalemleriyle resimler çizerdi. Küçük Angelo’nun Türkçe konuşan
Kıbrıslılarla tanışması bu toplantılarda oldu. Onun deyişi ile
“kendilerinden farklı olmadığımızı” keşfetmesi de. Daha sonra sınıf
hocası “yolda yaralı bir Türk görürseniz Galos Samaritis gibi ona yardım
eder misiniz?” sorusuna da; tüm sınıfta evet diyen iki kişiden biri
olmuş. Nedeni sorulunca “çünkü onlar da bizim gibi insan” demiş.
5 Aralık
2001’e gelindiğinde; R.R.Denktaş ve Glafkos Kleridis seneler sonra ara
bölgede yüz yüze görüşeceklerini söyleyince; HAD sokaklardaydı,
kuzeydeki diğer örgütlerle beraber. Ancak güney kanadımız eksikti.
Çözün! İmzalayın! İmzala yoksa istifa et! Artık yeter! Anlaşın! diyorduk
liderlere.
26 Aralıkta
2001; R.R. Denktaş Glafkos Klerides’i Kuzeye, imam bayıldı ve ekmek
kadayıfı” yemeğe davet ettiğinde; güneyde güvercinler ve balonlar
uçuruldu; mumlar yakıldı. Kuzeydeki sınır kapısında da Klerides’in
arabası aynı etkinlikle karşılandı. Seneler sonra yeniden barış umutları
yeşermişti.
Dönüp de Pile
yolculuklarını değerlendirdiğimde; onca olumsuzluğa karşın onurlu dik
duruşumuzu; kararlılığımızın ve de hem yaptıklarımız hem de kendimize
olan güvenin bir göstergesi olarak yorumluyorum.
Hands
Across The Divide-Bölünmüşlüğü Aşan Eller
Ne yazık aynı
vatanın çocuklarından biri “diğerinin” dilini konuşamıyor.
Anlaştığımız ortak dil İngilizce ve Hands Across The Divide beraber
kullandığımız isim olduğu için gönlüm onu kullanmaktan yanadır.
HAD aslında
bir okul, bir paylaşım, senelerce “meto-zori” birbirinden ayrı tutulan
insanların yeniden tanışıp kaynaşması ve yakınlaşması serüvenidir. Din
dil farklılıkları olmakla beraber; insana ait, iyi veya kötü, tüm
özellikleri taşıdıkları; Akdeniz ve Ada kültürünü paylaştıkları için
benzeştiklerini keşfettikleri bir okuldur.
Herkesin
kendi ile özdeşleştirebileceği birileri vardır gruplarda. Örneğin; Rita
benim kız kardeşimdir; davranış ve düşüncelerimiz benzeştiği için. Sue
ile paylaştıklarımızdan biri; eski nesillerin bize aktardıklarıydı.
Küçükken bana, gece yatarken dolap kapılarının kapanması gerektiği
öğretilmişti. Aksi halde aileden birinin mezarının açık kaldığına
inanılırdı. Sue’ya da aynısı öğretilmiş…
Mezar;
Maria’nın babasının ölümünü anımsattı. Doğduğu köyün hasreti ile öldü.
Vasiyetiymiş; mezarına “köyünün toprağı” konsun istemiş.
Ayios
Ambrosios/Aykuruş’ tan toprak yollamıştık.
Mart 2001
seminerinden sonra örgüt şekillenmişti ancak “sözde” değil, uluslararası
tanınır olmak için örgütün “tescil” edilmesi gerekirdi. Tüm
farklılıkları ve benzerlikleri ile kadınları bir arada toplayan HAD’in
tüzük çalışmaları Londra’da yapıldı. Çünkü Kıbrıs’ta buna olanak yoktu.
Londra
buluşması; fikir ayrılıkları, beklenti farklılıkları, çekinceler,
korkular, güvenle güvensizlik arasındaki bocalamalarla geçti. Ancak
sonuçta anlaşmıştık. Birleşik bir ülkede yaşamak ve her türlü eşitlik
yanında cinsiyet eşitliğinin ve herkesin kaynaklara eşit ulaşabileceği,
her türlü farklılıklara saygılı demokratik bir toplum yaratmak
istediğimizi, misyonumuzun barış kültürü ve çok kültürlülüğe katkı
koymak olduğunu ayrıca Kıbrıs konusunda bir anlaşmanın ve AB’ne girmenin
aciliyeti konusunda hemfikirdik. Böylece, bölgesel olarak Güney ve Kuzey
Kıbrıs yanında; dış ülkelerden de üye alabilecek şekilde, üç bölgeli ve
çok kültürlü bir yapı oluşturuldu. Şubat 2002 yılında HAD Kâr Gütmeyen
bir Sivil Toplum Örgütü olarak Londra’da tescil edildi. Kuzeyde
yaşayanlar için hayati önem taşıyan “çözüm” ve AB üyeliği için, en az
altı ay daha çalışma kararı alındı.
Marie
Mulholland
Londra
dönüşü, 26 Mayıs 2002 de, İrlanda barış sürecine katkı koyan Marie
Mulholland bir Atölye Çalışması için davetlimizdi. Dinsel, etnik, yaş ve
birikim farklılıkları ile HAD kadınları; birbirini dinleyerek anlamaya
çalışırken, kimliklerinin şekillenmesinde etkili olan anne ve
anneanneleri ile kendilerini kıyaslayıp benzerliklerini gördüler. Tüm
farklılıklara karşın ortak olan; insan olarak onlarca sene paylaşılan
geleneklerdi. Ondan sonra grup artık eskisi gibi değildi. Daha çok
yakınlaşma ve güven sağlanmıştı.
Viyana
Buluşması
(29 Haziran/ 1 Temmuz)
Bruno Kreisky
Forum for International Dialog, Women for Cyprus’ and Way into the
European Union isimli atölye çalışmasında, WINPEACE (Barış için Kadın
İnsiyatifi) ve HAD’ı buluşturdu. Birbiri için öteki olan kadınların
buluşmasıydı bu. Birbirlerini anlamaları ve ardaki uyuşmazlıkları
tanımlayabilmeleri için eşsiz bir olanaktı. Ama HAD’in “kol kırılır yen
içinde kalır” diyerek çözüm için tek ses vermesi, Türk kadınlarınca hoş
karşılanmadı. Sonuçta; Kıbrıslıtürk kadınlarla, Türk kadınlar arasında,
birbirini daha iyi tanıma ve empati geliştirmeye diğerlerinden daha çok
gereksimimleri olduğu gerçeği yaşandı. Kasımda Istanbul’da yapılan
toplantıya, ayırımcılık yapılarak HAD’ın kuzeyde yaşayan üyeleri
çağrılmamışlardı.
Etkinlikler
HAD’ın
yaptığı etkinliklerden bir özet sanırım odaklanılan konular hakkında bir
fikir verebilir.
·
Barış
görüşmeleri sürecinde; BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a mektup yazıp
Lefkoşa, Barselona, Avusturya, Londra ve New York’tan postalandı.
·
Elephteria
meydanında barış mesajları toplanıp beyaz kurdeleler dağıtıldı. İki ay
süreyle toplanan mesajlar plastik şişelere konup bir dağ oluşturuldu.
·
16 Nisan 2003
son anlaşma tarihi olarak belirlenmişti. Anlaşma olmazsa güney tek
başına AB’ne girecekti. Kuzeyde yaşayanlar gene ihanete uğramışlardı.
Öfke ve hayal kırıklığı vardı. Onun için başta R.R. Denktaş, Dışişleri
ve diğer yetkililere, “kına” yollandı.
·
23 Nisan 2003
tarihinde, Loizidou’ya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile bir
milyon iki yüz bin dolar tazminat ödenip,” “malına ulaşamaz” dedirtmemek
için kapılar açıldı. Ancak geçişlere gece saat 12’ye kadar kısıtlama
getirilmişti. HAD Ledra Palace’taki ara bölgede Cinderella eylemi yaptı.
Eylemde, Pasaportla geçişlere son, Arkadaşlıklar kısıtlanmasın,
“Cinderella saatine son” ve “Acil çözüm” deyen pankartlar açtı.
·
2008
Eylül’ünde Laiki Yidonia’da HAD projesi olan Multi Cultural Cafe açıldı.
HAD’ın bir üyesi yönetim kurulundadır.
·
Yine 2008 den
beri “Barış Otobüsü” projesi çerçevesinde karşılıklı köy ziyaretleri
yapılarak zeytin fidanları dikiliyor, halkla buluşuluyor.
·
2008 den beri
“Kıbrıs Kadın Lobisi” “European Women’s Lobby”de Kıbrıs Kadın Sivil
Toplum Örgütlerini temsil etmektedir ve HAD ‘ın bir üyesi de yönetim
kurulundadır
·
21 Mart 2009
Hristofias ve MATalat’a BM Güvenlik Konseyinin 1325 sayılı kararı
hatırlatılarak ; kadının barış masasında olması gerktiği hatırlatıldı.
·
2010
senesinde Güney Lefkoşa ve Mağusa’da kadın müzisyenlerin yer aldığı
klasik müzük konseri düzenlendi. (ENGAGE katkıları ile) Bunlardan elde
edilen gelir, yardım kuruluşlarına bağışlandı.
·
2011 Şubat
Lefkoşa’da, Ledra sokağındaki Barış odasında; Leyla Kıralp’ın kitabından
etkilenerek “Barış Gelene Kadar Sakla’maları için birbirlerine hediye
verdiler. Neşe Yaşın’ın kaleme aldığı “Barış Gelene Kadar Sakla” şiiri
Aysun Kahraman tarafından bestelendi ve burada seslendirildi.
·
29 Nisan 2011
Yıllık Genel Kurul yapıldı.HAD bu sene kuruluşunun onuncu yılını
kutlayacak.
·
2010
senesinde; Kıbrıs Cumhuriyetinde kâr gütmeyen bir Sivil Toplum Örgütü
olarak tescil edildi.
Barış
yürüyüşümüz halâ devam ediyor. Hangi etnik kökenden gelirse gelsin
Kıbrıslı kadınların yürüyüşü, adamızda bir barış kültürü oluşturmak için
devam edecek.
[*]
Selma Bolayır, Eczacı, Afrika Gaztesi Köşe Yazarı, Hands Across The
Divide üyesi. Lefkoşa-Kuzey Kıbrıs. E-posta:
bolayir@north-cyprus.net.
Yerel Kadın
Örgütleri ve Etkinlikleri ile İlgili Notlar/ Local Women’s Organisations and
Notes on Their Activities
The Peace March of Woman in Cyprus:
Hands Across The Divide (HAD)
Selma Bolayır
Pharmacist,
Columnist
Adam and Eve
When Eve stole the forbidden apple and gave it to Adam, they were expelled
from Heaven. Eve was then blamed for this expulsion from Heaven.
Since Adam and Eve, all the dark deeds are said to have arisen from
the night. All the calamitous gods and goddesses who brought death and
destruction have also emerged from the night. Eris, the goddess of strife
and discord, is one of them. She was not even invited to the wedding, so
she would not start a quarrel, but she succeeded.
She tossed an apple onto the wedding table of the gods. On it was the
inscription “for the most beautiful one”. Eris left it up to Paris to
decide who was to receive it. Out of Aphrodite, Hera and Athena, Paris
chose to give it to Aphrodite, who promised him the love of the beautiful
Helen. Then again, it is said that the long-lasting Trojan War started
because of women, due to a man’s love for a woman. Did the war really
start because of women? Were women the cause of all the death and
destruction?
Penelope is another woman. Her husband Odysseus also fought in the
Trojan War. The “Wooden Horse” ruse was his idea. After the war he did not
return home for years, wandering around and doing what he knew best:
fighting.
Penelope, on the other hand, while waiting for her husband, spent her
time knitting and, as is what is expected of a wife is loyalty to her
husband, she turned down all marriage proposals. Do you wonder how she
turned all the proposals? Each time she would say that she would accept
the proposal when she had finished her knitting. But once night fell she
would unravel what she had been knitting and start from scratch.
Yet, in 411 BC, in one of Aristophanes’ plays, the housewife
Lysistrata and the others believe that it is the women who suffer the most
from war and so they speak out against it and say that they will not share
their beds with their husbands until the wars have ended.
The Peace Journey of Women in Cyprus
While myths, customs, traditions and the religions were very cleverly
assigning the role of “second-class citizen” to women, the women
internalized their role with pleasure.
In the process, while the women of the world were busy with
the fascism and colonialism of the world wars, the women of Cyprus became
enemies of each other due to the “divide and rule” politics of the
colonialists. The increasing degree of Turkish and Greek nationalism, then
the separatist “Taksim” and “Enosis” scenarios; they died and they killed.
They felt anger, pain and guilt, raped because they were seen as the
“spoils” of the enemy. Muslim girls were sold to the Arabs while they were
virtually still children because of financial difficulties.
Without the inhabitants being asked, the island was given to
Cleopatra by Mark Antony as a gift and rented to the British by the
Ottomans. Whether they were bought or sold, the women of the island shared
the same faith with their homeland. Sadly, this memory of sorrow and
suffering passed from generation to generation.
After the separation in 1963 and the division in 1974, it was
in the 1990s when the conscious Women’s NGOs with the others established,
and then the systems started to be questioned. First, five Women’s NGOs –
Women’s Research Centre, Turkish Cypriot Women’s Union, Patriotic Women’s
Union, Union of University Women, Women’s Movement for Peace and a Federal
Solution – got together and formed the “Women’s Platform”. Later on, KAYAD,
the Women's Council and the Turkish Cypriot Scout Organization also joined
this platform.
Starting from the fact that women are still a “minority” even
though they make up over half the world’s population, workshops were
organized in order to raise the awareness of women and society in general.
These workshops were organized in the framework of the “Basic Human Needs”
project and dealt with the issues of the equal participation of women in
decision-making and their representation in the peace process.
CEDAW (Convention on the Elimination of All Forms of
Discrimination against Women), the Family Law, and the Surname Law – which
gives women the right to keep their father's surname – were adopted by the
Parliament. The description “the man is the head of the family” was
removed from the law.
Workshops were held in order to raise awareness on the issue
of gender equality in society, and to support the women who entered
politics. A proposal for a thirty per cent quota of women was made to the
political parties.
Bi-Communal Activities
These activities took place with equal participation from both sides, and
the golden rule was not to use words that would upset either of them.
“1974”, for example, was accepted as an “invasion” by one side whereas it
was accepted as the “peace operation” by the other. In the Bi-Communal
Conflict Resolution Teachers’ Group, the first bi-communal women’s groups
were organized in order to discuss the obstacles to peace from a woman’s
perspective. Turkish and Greek Cypriot women of different opinions and
different age groups got together for the purpose of resolving the
conflict.
1994 to 1997 was the busiest period in terms of bi-communal
women’s group meetings in the Ledra Palace.
In addition, the women from this Platform met at the UN
“Fourth World Conference on Women” in Beijing (1995), and at Oslo, which
was believed to form the core of the Annan Plan. In 1997, at the Egmont
Palace in Brussels, Simone Susskind organized a meeting for 50 women in
order to prepare the ground for Turkish and Greek Cypriot women to enter
politics. Later, the women met in London to form the “Cyprus Link”,
following the example of the “Jerusalem Link”. They also joined the
workshops in Ireland, Jerusalem and New York. By taking part in all these
meetings, women were gaining experience.
Unfortunately, the women who stood up for peace were branded “traitors”,
“pro-Greeks” or “pro-Turks”. In this rat race the Women’s Platform
unfortunately lasted only five years.
The First Meetings
The place where the NGOs met on the island was the Ledra Palace Hotel. For
some people, the place, overgrown with weeds, full of frightening barbed
wire, loopholes and heaped up sandbags is the “buffer zone”. For others it
is the “green line”, because the English officer used a green pen to mark
the area on the map, and for some it is the “dead zone”. Crossing over to
the meeting point brought back memories of the wars and the fear.
I remember Christia. She was teaching at the university and
after so many years, it was her first meeting with the Turkish-speaking
Cypriots. She was very nervous, saying “please forgive me if I say
something wrong”. She was from Famagusta and missed her house. It was the
period of getting permits in order to cross the border to the “other”
side. She visited her home in Famagusta and I went to mine in Paphos.
After a while, she was accused of being the advocate of the Turks. Because
meetings and face-to-face conversations were helping us to get rid of
prejudices as we were learning to empathize with the “others”. Being aware
of the incident, governments always chose the way to ban the meetings.
Once, on a group visit to the President, Rauf Raif Denktash, I
remember saying to him, “after this experience, even if you do not want
the groups to go abroad, I will.” If this is what they call treason, I
admit to being a “traitor”.
Why Did I Explain All These?
It is because I cannot conceive of Hands Across The Divide (HAD) as
separate from these works. I explained it, because, walking this path
together, learning, and the journey of consciousness brought the women to
the point where they formed HAD.
Step by Step
The idea of bringing women together in a “common structure” was the shared
dream of
Sevgül Uludağ
and Katie Economidou. On March 17th and 18th 2001,
the British Council, together with the NGO Resource Centre, and with the
support of the British High Commissioner, organized a seminar,
“Communication in Divided Communities: What Women Can Do”.
The seminar was directed by Dr Cynthia Cockburn, a sociology
professor from London City University. Ms Cockburn, a research professor,
also came from the International Women’s Movement and was working with
Women in Black. She has written books working with women in conflict
areas. Later on, she would be an “overseas member” of HAD. While sharing
her experiences with the group she contributed a lot and wrote a book
about the organization: “The Line”.
Speakers from divided countries like Ireland-Northern Ireland,
Bosnia-Herzegovina and Palestine-Israel were also invited to share their
experiences. The seminar was to be held at the International Cyprus
University and the Intercollege with the participation of 30 women each
from the South and the North.
“The authorities” in the north said, “Crossing is prohibited!”
and only gave permission for ten people to enter. The Greek press too,
paranoid about “recognizing the North” were accusing the women of being
traitors.
At the end of the two-day seminar, the electronic mailing list
“cypriotwomensgroup” brought the women together with their projects in
hand.
Since it was forbidden to meet at the Ledra Palace, Pyla, which is a town
where both communities live together, was chosen as the new meeting place.
Three months after the seminar, in June we were on our way to Pyla.
The Pyla Meetings
Pyla is a unique town where both communities live together and “Cyprus
House” was our meeting place there. “The journey to Pyla was tough and the
experiences we faced at the border were disgraceful. Not only were we
accused of being spies or traitors but also one might be a smuggler with
random excuses. The streets of Pyla were teeming with police detectives;
nobody knew which scripted scenario these characters were following. Most
probably the officials did not consider that the doors would be opened by
2003.
Despite all the problems, we were at Pyla again because in our
Mediterranean island culture face-to-face interactions are preferable to
email communication.
However, it was not easy to meet, discuss and reach a
consensus with a group of women who have lived under different conditions
and grown up apart for many years with different needs and expectations.
Furthermore, there were women who were not independent enough from the
“official viewpoint” and were not part of the women’s movement. The
priority of the north was to concentrate on “solutions” and political
actions while the south preferred EU entry and social problems.
In order to get to know each other better and for the vision
of the group, workshops were held. We had new members from London. A
website was designed and the group was named HAD.
Magda would sometimes bring her son to the Pyla meetings. He
would play on his own, drawing with his crayons. Little Angelo’s first
encounter with the Turkish-speaking Cypriots was these meetings and he
discovered that, as he said, “they are no different from us”. Later on, he
was one of the two students who answered “Yes” to the teacher’s question:
“If you saw a wounded Turk in the street, would you act like Galos
Samaritis and help him? When he was asked “why”, he answered, “Because
they are also human like us.”
On December 5th 2001, after so many years, when
R.R. Denktaş and Glafkos Kleridis announced that they would meet
face-to-face in the buffer zone, HAD was in the streets with other
organizations from the north. Unfortunately, our wing from the south was
missing. We were saying to the leaders, “Resolve it! Sign it! Sign or
resign! Enough! Reach an agreement!”
On December 26th 2001, R.R. Denktaş invited Glafkos
Kleridis for dinner to eat “imam
bayıldı and ekmek kadayıfı” (a traditional dish of aubergine and a sweet
pastry). In the south white doves and balloons were released, candles were
lit. In the north, at the border crossing, Kleridis’s car was welcomed
with similar fanfare. The hopes of peace were rekindled after many years.
When I look back and re-evaluate our journeys to Pyla, in
spite of all the obstacles, I interpret our honourable stance as an
indicator of our decisiveness and self-confidence and the confidence in
what we were doing.
Hands Across The Divide
Unfortunately, the children of the island cannot speak the other
community’s language. The common language we speak is English and “Hands
Across the Divide” is the common name, so I prefer to use that.
In reality, HAD is a school, an adventure of the people who
kept “meto zori” separate for many years, to get to know each other well
and to share.
A school that they discover, despite their different religions
and languages, they share the common feature, good or bad, of mankind. In
addition, because they share the Mediterranean Sea and the island’s
culture, they are alike.
In the groups there is always someone to identify oneself
with. For instance, Rita is like a sister to me. Our way of thinking and
patterns of behaviour are similar. With Sue, we share the same traditions,
coming from the older generations. Before going to bed, I was taught to
close the wardrobe doors. Like Sue. Otherwise, believed that, one family
member’s grave will remain open.
Graves reminded me of Maria's father. He died longing to see
his birthplace. We had some earth sent over from Ayios Ambrosios/Aykuruş
for his grave.
After the seminar in March 2001, the organization had taken
shape but to be recognized internationally we had to be registered. It was
impossible to do so in Cyprus. So we met in London. With the differences
in expectations, reservations, fears, are wavering between confidence and
insecurity. But in the end we agreed.
We said that we want to live in a reunited country where there
are all kinds of equalities besides gender equality, equal access to the
resources, and in a democratic society where there is respect for all
kinds of diversity. Our mission was to contribute to a culture of peace
and multiculturalism.
In addition, we agreed on the urgency of finding a solution to the Cyprus
problem and to enter the European Union. With three zones, north, south
and overseas, a multicultural structure was created. In February 2002, HAD
was registered as a “non-profit-making, non-governmental organization” in
London.
In addition, it was decided to work for at least six more months on
“solutions” and “accession to the EU”, which was vital for those in the
north.
Marie Mulholland
On May 26th 2002, after the London meeting, Marie Mulholland,
who had contributed to the Irish peace process, was our guest for a
workshop. During the workshop, the women of HAD, despite their different
ethnicity, age, experiences and backgrounds, tried to listen and
understand each other. By comparing themselves with their mothers and
grandmothers, who have been influential in shaping their identities, they
realized that as human beings they share the same traditions. Then the
group was no longer the same as before. There was more trust and
closeness.
Vienna Meeting (June 29th /July 1st)
The Bruno Kreisky Forum for International Dialogue, with a workshop “Women
for Cyprus’ Way into the European Union” brought “Women’s Initiative for
Peace” (WINPEACE) and HAD together. This was the meeting of the women who
were “the other” to each other. It was a unique opportunity for them to
understand one another and to identify the conflicts between them.
Unfortunately, being “one voice”, Turkish and Greek Cypriots, for a
solution in Cyprus, was not acceptable to the Turkish members of WINPEACE.
Eventually it was obvious that Turkish Cypriot and Turkish women needed to
develop empathy and to understand each other more than the others. The
members from the north were discriminated against and not invited to the
WINPEACE meeting held in Istanbul in November.
Activities
A summary of HAD’s activities should give some idea of the topics that are
focused on:
·
In the peace talks process, a letter was written to UN Secretary General
Kofi Annan and sent from Barcelona, Nicosia, Austria, London and New York
City.
·
Messages for peace were collected and white ribbons were distributed in
Elephteria Square. After two months, the messages were put into plastic
bottles and a mountain was created.
·
April 16th 2003 was the deadline for the agreement. Without an
agreement the south would unilaterally enter the European Union. The
people living in the north had been betrayed again. There was anger and
disappointment but no solution. For that reason “henna” was sent,
primarily to R.R. Denktash and to the other authorities.
·
On April 23rd 2003, based on the European Court of Human
Rights’ decision, Turkey paid one million two hundred thousand dollars to
Loizidou and opened the border gates to make the property accessible. But
crossings could only be made before midnight. HAD demonstrated
“Cinderella” action at the buffer zone in Ledra Palace demanding an “end
to Cinderella hours”, “no use of passports for crossings”, “no limitation
for friendships” and “an urgent solution”.
·
In September 2008 a HAD project, the “Multi-Cultural Cafe”, opened in
Laiki Yidonia. HAD has a member on the board of directors.
·
Since 2008, as part of the “Peace-Bus” project, HAD has been visiting
villages, planting olive trees and meeting the villagers.
·
Again, since 2008, the “Cypriot Women’s Lobby” has represented Cypriot
Women’s NGOs in the “European Women’s Lobby” and a HAD member is on the
board of directors.
·
In March 2009, M.A. Talat and Cristophias were reminded of United Nations
resolution 1325, which says that women should be at the table
in the peace process.
·
In 2010, with the support of ENGAGE…… two classical music concerts with
female musicians were organized in south Nicosia and Famagusta. The
proceeds were donated to various charities.
·
In February 2011, at the “Peace Room” in Ledra Street, the members gave
each other presents to “keep until peace comes.”
·
It was an inspiration from Leyla Kiralp’s book. After her husband was
killed she moved to the north, and her Greek Cypriot friend gave her a
handkerchief to keep until peace comes.
·
Neşe Yaşın’s
poem, “Keep It Until Peace Comes”, was set to music by Aysun Kahraman and
performed during this event.
·
In April 2009, HAD’s annual general meeting took place.
·
This year, HAD celebrates its 10th anniversary.
·
HAD was registered as a non-profit-making NGO in the Republic of Cyprus in
2010.
Our peace march still continues. The Cypriot women’s march, regardless of
their ethnic origin, will continue to create a culture of peace on our
island.
Selma Bolayır
Pharmacist,
Columnist
Independent researcher
Founding member of Hands Across The Divide
Nicosia-North Cyprus
E-mail:
bolayir@north-cyprus.net
[1]
Selma
Bolayır, Pharmacist, Afrika Gaztesi columnist, independent researcherı,
Founding member of Hands Across The Divide. Nicosia-North Cyprus.
E-mail:
bolayir@north-cyprus.net.
|